Bazı hikâyeler vardır; tarih kitaplarının arasında durmaz, insanın kalbinin içinde yürür. Okudukça değil, düşündükçe ağırlaşır. İşte o hikâyelerden biri de bir mızrakla başlayan, bir gözyaşıyla tamamlanan hikâyedir. Adı: Vahşi bin Harb.
İnsan bazen yaptığı bir hatadan değil, o hatanın gölgesinde yaşamaktan yorulur. Vahşi’nin hayatı tam da böyle bir gölgeydi. Bir savaş meydanında özgürlüğünü satın almak için bir hedef seçmişti. O gün attığı mızrak sadece bir insanı değil, bir ümmetin kalbini yaraladı. Çünkü yere düşen kişi sıradan biri değildi; Peygamber’in amcası, cesaretin adı, merhametin gölgesi olan Hz. Hamza idi. Bazı zaferler vardır, insanı özgür bırakır ama ruhunu esir eder. Vahşi özgür olmuştu ama vicdanı zincire vurulmuştu.
Gece olunca savaş meydanının sessizliği kulaklarında çınlıyor olmalıydı. İnsan kalbinden kaçamaz çünkü. Şehir değiştirirsin, insanlar değişir, hayat değişir ama hatıra aynı yerde bekler. Yıllar geçti. İslam büyüdü, kılıçların sustuğu, kalplerin konuşmaya başladığı bir zaman geldi. Affın kapıları açıldı. Ve bir gün Vahşi korkarak bir yol tuttu. Çünkü karşısına çıkacağı kişi sadece bir devlet lideri değil, kalpleri dirilten bir peygamberdi.
O kapının eşiğinde duran adamın içindeki soru şuydu aslında: “Benim gibi biri affedilebilir mi?” Karşısında duran ise merhametin yürüyen hâliydi: Hz. Muhammed. Rivayet edilir ki sesi titreyerek konuştu: “Eğer Müslüman olursam affedilir miyim?” Bir insanın hayatını değiştiren cevap bazen tek cümledir. “İslam öncesini siler.” Ne büyük bir cümle… Bir mahkeme kurulmadı. Hesap sorulmadı. Geçmiş didiklenmedi. Affedildi.
Ama affetmek bazen unutmak değildir. Peygamber Efendimiz onu gördüğünde sevdiği amcasını hatırlıyordu. Kalbi insan kalbiydi; acıyı taşıyordu. Rivayet edilir ki Vahşi’ye nazikçe şöyle söyledi: “Bana mümkünse çok görünme… seni gördüğümde amcamı hatırlıyorum.” Bu sözün içinde hem hüzün vardı hem büyüklük. Çünkü cezalandırmak kolaydır; zor olan kalbin kırık hâliyle affedebilmektir.
İşte hikâyenin en ağır tarafı belki de bundan sonra başladı. Çünkü affedilmişti ama kalbin taşıdığı yük hemen inmiyordu. Rivayet edilir ki Vahşi çoğu zaman Peygamber Efendimizin bulunduğu ortamlara yaklaşamazdı. Uzaktan bakardı. Mescidin bir köşesinde ya da kalabalığın arkasında durur, gözlerini yere indirirdi. Yaklaşmak isterdi ama adımları ilerlemezdi. Çünkü her adımında Uhud’un sesi vardı. Her bakışında Hz. Hamza’nın hatırası duruyordu. Bir insan düşünün; affedilmiş ama kendini affedememiş. Peygamberine yakın olmak ister ama hatırası araya girer. Belki selam vermek ister, belki bir soru sormak ister, belki sadece biraz daha yakın durmak isterdi. Ama geri çekilirdi. Çünkü bazen mesafe insanlar koymaz; vicdan koyar.
Bugün bizler küçük bir söz yüzünden yıllarca küs kalabiliyoruz. Bir bakıştan kırılıyor, bir hatayı ömür boyu taşıyoruz. Oysa tarihin ortasında bir adam vardı; amcasının katiline bile kapıyı kapatmadı. İşte merhamet bazen adaletin önüne geçer.
Vahşi’nin hikâyesi burada bitmez. Ömrünün geri kalanını pişmanlıkla yaşadığı söylenir. Çünkü tövbe sadece dilde değil, insanın yürüyüşünde belli olur. Yıllar sonra yalancı peygamber olarak ortaya çıkan Müseylime ile yapılan savaşta onu öldürdüğünü anlatırken şu cümleyi kurduğu rivayet edilir: “İnsanların en hayırlısını öldürdüm, sonra en kötüsünü öldürerek telafi etmek istedim.”
Belki hiçbir şey tam telafi olmaz. Ama insan bazen kalan ömrünü doğru yaşayarak geçmişine cevap verir. Bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Biz hata yapanlara nasıl bakıyoruz? Bir insanı bir yanlışıyla mı hatırlıyoruz, yoksa tövbesiyle mi? Çünkü bazı insanlar günahlarıyla değil, dönüşleriyle büyür.
Ve belki de en büyük mucize şudur: Bir mızrak bir hayatı bitirmişti ama bir merhamet bir insanı yeniden doğurmuştu.
Sağlıcakla kalın…

YORUMLAR