Toplumların huzuru, kardeşlik ve adalet üzerine inşa edilir.
Eğer bir ülkede insanlar birbirinin kimliğine, inancına ve onuruna saygı göstermiyorsa, orada ne gerçek barıştan ne de kalıcı bir birliktelikten söz edilebilir.
Bugün hâlâ en temel gerçeği hatırlatmak zorundayız:
Hiçbir Arap, Kürt’ten; hiçbir Türk, başka bir halktan; hiçbir Hristiyan, Müslüman’dan ya da bir başka inançtan üstün değildir.
İnsanlar arasında değer ölçüsü, yalnızca insanlık onuru olmalıdır.
Her birey; camide, kilisede, sinagogda, mabette ya da dilediği herhangi bir yerde inancını özgürce yaşayabilmelidir.
İnanç özgürlüğü, bireyin en doğal hakkıdır.
Kimsenin buna müdahale etmeye, başkasının inancını küçümsemeye veya dayatmaya hakkı yoktur.
Aynı şekilde, hiç kimse bir başkasının dilini, kimliğini, milliyetini ya da onurunu inkâr etme hakkına sahip değildir.
Dilini konuşmak, kimliğini yaşamak, kendi kültürünü gelecek kuşaklara aktarmak her bireyin vazgeçilmez hakkıdır.
Bizim asıl ihtiyacımız olan şey, farklılıklarımız üzerinden üstünlük yarıştırmak değil; ortak insanlık değerlerinde buluşmak.
Çünkü kardeşlik, sadece yan yana durmak değildir; birbirinin hakkını gözetmek, onuruna saygı duymaktır.
Unutmayalım:
Barış, yukarıdan aşağıya dayatılan bir sözleşme değil; halkların kalbinde filizlenen bir anlayıştır. Eğer kardeşliği yaşatabilirsek, adaletin ve özgürlüğün temellerini de sağlamlaştırmış oluruz.
Kardeşlik; ekmekte, sofrada, yolda ve hayatta paylaştıkça çoğalır.
Ve bu toprakların geleceği, işte bu anlayışa ne kadar sahip çıkacağımıza bağlıdır.

YORUMLAR