Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Öztekin YILMAZ
Öztekin YILMAZ

ÖZTEKİN YILMAZ – İSLAM’IN YÜCE HAKİKATİ VE BİZİM AĞIR İMTİHANIMIZ: VİCDAN, ADALET VE COĞRAFYANIN ÇIĞLIĞI

İslamiyet… Çölün ortasında yankılanan bir hakikat nefesi… 7. yüzyılda Mekke’nin kızgın kumlarında başlayan, Medine’de kardeşliği devlet yapan bir diriliş çağrısı… Bir avuç inananın omuzlarında büyüyen, ama insanlığın tamamına seslenen bir medeniyet destanı… O gün yükselen ses, sadece bir dinin değil; adaletin, merhametin, hakkaniyetin sesiydi. O ses diyordu ki: “Zulme rıza zulümdür. Yetimin başını okşa. Ölçüyü doğru tut. Kul hakkını çiğneme.”

Ve asırlar geçti… Kıtalar değişti… İmparatorluklar kuruldu, yıkıldı… Ama soru değişmedi: Biz bu çağrının neresindeyiz?

Bir zamanlar ilim meclislerinin kandilleri sabaha kadar yanardı. Endülüs’te ilim, Bağdat’ta hikmet, Semerkant’ta matematik, Şam’da estetik konuşulurdu. İnsanlık karanlığı aralarken Müslüman akıl ışık taşıyordu. Çünkü İslam sadece secde değil; akıl, bilim, adalet ve ahlaktı. Fakat bugün… Bugün İslam coğrafyası neden gözyaşıyla anılıyor? Neden savaş, yoksulluk, iç kavga ve adaletsizlik bu toprakların kaderi gibi sunuluyor? Din mi eksildi, yoksa temsil mi zayıfladı?

Türkiye bu soruların tam ortasında duran bir ülkedir. Doğu ile Batı’nın kavşağında, tarih ile geleceğin arasında bir köprü… Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan çok kültürlü bir hafıza, Anadolu’nun mayasında yoğrulmuş bir inanç… Bu topraklar sadece camilerle değil; medreselerle, çarşılarla, ahilikle, vakıf kültürüyle büyüdü. Ama bugün kendimize dürüstçe sormalıyız: Biz gerçekten o ahlakın çocukları mıyız?

Ezanlar semayı dolduruyor… Ama adalet yeryüzünü dolduruyor mu?
Dualar dudaklarımızda… Ama merhamet kalbimizde mi?
“Allah büyüktür” diyoruz… Peki kul hakkı karşısında ne kadar küçülüyoruz?

Gençlerimiz neden sorguluyor? Çünkü söz ile hayat arasındaki mesafeyi görüyorlar. Bir yanda dindarlık söylemi, öte yanda torpil düzeni… Bir yanda sabır nasihati, öte yanda gösterişli israf… Bu çelişkiyi gören bir vicdan susmaz. Susmamalı da. Çünkü İslam önce doğruluktur. Önce emanet bilincidir. Önce hesap verme cesaretidir.

İslam bir üstünlük iddiası değil; ağır bir sorumluluktur. Mazlumun yanında durma cesaretidir. Gücü elindeyken adaletten sapmamaktır. Hz. Ömer’in geceleri sırtında un çuvalı taşıdığı anlatılırken alkışlıyoruz; ama bugün bir yoksulun kapısını çalmak bize ağır geliyor. Peygamber ahlakını dilimize doluyoruz; ama affetmekte, adil olmakta, sabırlı davranmakta zorlanıyoruz. Oysa İslam; kin değil merhamet, öfke değil hikmet, ayrışma değil kardeşlik üretir.

Dünya bugün İslam’ı çoğu zaman korkuyla anıyor. Oysa İslam korku değil güven inşa eder. Bir şehirde Müslüman varsa, orada adalet olmalıydı. Bir Müslüman ticaret yapıyorsa, terazisi şaşmamalıydı. Bir Müslüman yönetiyorsa, hakkı gözetmeliydi. Eğer bugün bu güven zedeleniyorsa, bunun muhasebesini yapmak zorundayız.

Çünkü din yücedir, kirlenen biz olabiliriz. Hakikat dimdiktir, eğilen biz olabiliriz. İslam tertemiz bir ırmak gibi akıyor; bulanıklık bizim nefsimizden karışıyor olabilir.

Coğrafyamızın kaderi çatışma olmak zorunda değil. Bu topraklar yeniden ilimle, üretimle, adaletle ayağa kalkabilir. Bunun için hamasete değil; ahlaka ihtiyacımız var. Gür sesli nutuklara değil; sessiz ama kararlı adalet yürüyüşlerine ihtiyacımız var. Daha fazla slogan değil; daha fazla liyakat… Daha fazla gösteri değil; daha fazla şeffaflık… Daha fazla ayrışma değil; daha fazla kardeşlik…

İslamiyet bir diriliş çağrısıdır. Müslümanlık ise o çağrıya verilen şahsi cevaptır. Her birimiz o cevaptan sorumluyuz. Aynaya baktığımızda gördüğümüz insan, İslam’ın temsilcisi olabilecek kadar dürüst mü? Çocuklarımıza bırakacağımız miras, sadece bir isim mi olacak; yoksa onurlu bir ahlak mı?

Unutmayalım… Bir medeniyet önce kalpte kurulur. Kalp bozulursa şehirler bozulur. Şehirler bozulursa coğrafya kanar. Coğrafya kanarsa dünya susmaz; bizi böyle yazar.

Ve son söz şudur:
Mesele Müslüman görünmek değil, Müslüman kalabilmektir.
Mesele dini savunmak değil, onu yaşamaktır.
Mesele kalabalık olmak değil, adil olmaktır.

Çünkü bir toplumun gerçek gücü, minarelerinin yüksekliğinde değil; vicdanının derinliğinde saklıdır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER