Kışın sonları, ilkbaharın ilk günleriydi… Üniversite yıllarıydı. Hava kararsızdı; ne kış gitmeye razıydı ne bahar gelmeye cesaret edebiliyordu. Dersler, sınavlar başlamıştı. Amfiler kalabalık, koridorlar telaşlıydı. Herkesin elinde notlar, gözlerinde uykusuzluk vardı. Benimse gözlerimde sadece uykusuzluk değil, bir de hayatın erken yükü vardı.
Bir yandan restoranda çalışıyordum. Masalara servis yaparken zihnimde siparişler dönüyor, bir yandan sınav konularını tekrar ediyordum. Tepsiyi taşırken aslında hayallerimi taşıyordum. Geceleri yorgunluktan dizlerim titrerdi ama buna mecburdum. Uykusuz geçen gecelerin sabahında sınava girmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. O zamanlar hayat, iki vardiya arasında sıkışmış gibiydi: Biri ekmek parası için, diğeri gelecek için…
Sınavlara hazırlanırken; 600-700 sayfalık kitapların içinde kaybolmuştum. Her sayfada saçımın teli vardı. Dökülen saçlarım beni baya üzüyordu. Meselede bu ya. Hem çalışıyorsun hem dökülüyorsun. Yine sınavların yoğun ve yorucu olduğu bir haftaydı. Saçlarımın dökülmesi beni hayattan soğutmuş umudumu kırmış gibiydi. O zamanlar kimi görsem saçına bakardım. İnsanlık hali kimde ne eksikse başkasında da onu görür…
Bir sınav günü telaşla okula doğru yürürken; önüme ara sokaklardan bir genç geçti. Direkt saçlarına baktım. Çünkü benim de o zamana kadar en büyük meselem oydu: dökülen saçlarım. Aynaya her baktığımda biraz daha eksildiğini görmek, sanki gençliğimden bir parçanın usul usul kopup gitmesi gibiydi. İçten içe büyüttüğüm, gereğinden fazla anlam yüklediğim bir dertti bu.
Karşıma çıkan gencin saçları ise başka bir âleme aitti sanki. Güneş ışığı vurdukça parlıyor, rüzgâr estikçe buğday tarlası gibi dalgalanıyordu. Gür, sağlıklı, ipek gibi…baktıkça baktım. Gözlerimi alamıyordum. İçimde ince bir kıskançlık, hatta isyana yakın bir sızı yükseldi. “Niye?” dedim içimden. “Niye onun saçı böyle gür de benimki dökülüyor?”
Saçlarına bakarken bir ara gözlerim onun omuzlarından aşağı indi. Ve o an… Zaman durdu. Aman Allahım birde ne göreyim. Adamın iki kolu yoktu… o an dizlerimin bağı çözüldü sanki. Bir anda bütün hesaplarım, bütün küçük şikâyetlerim, bütün aynaya bakıp iç geçirmelerim anlamsızlaştı. O mükemmel saçların altında, hayatla bambaşka bir imtihan vardı… Onun saçları vardı ancak, yemek yemek, ayakkabısını giymek, üzerini giymek ve diğer bütün ihtiyaçları için birine muhtaçtı. Belki de o dalgalanan saçlarını tarayabilmek için bile birine muhtaçtı. Ben ise sadece dökülen birkaç tele üzülüyordum. Oysa, hayat bana, bir bakışın içine saklanmış en büyük dersi vermişti.
O günden sonra saçlarım için hiç üzülmedim. Hatta her dökülen telde bir hatırlatma gördüm: insan en çok eksik sandığı yerde tamamlanırmış. Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum: O günler yorucu değilmiş; karakterimin yoğrulduğu günlermiş.

YORUMLAR