Hayat dediğimiz şey bazen insanın omuzlarına çöken ağır bir yükmüş gibi gelir ama aslında o yükün içi, farkında bile olmadan her gün temas ettiğimiz küçük hediyelerle doludur.
Sabah alarmının çalması çoğumuza işkence gibi gelse de aslında uyanacak bir günümüz, bir koşturmamız, bir yerlerde bekleyen bir sorumluluğumuz olduğu anlamına gelir.
Perdeleri açıp dışarıya bakmak, havanın soğuk olmasına söylenmek bile bir lükstür; çünkü o pencereye yürüyebilecek gücün, o manzarayı görebilecek gözlerin, o soğuğu hissedecek tenin vardır. Musluktan akan su, kaynayan çaydanlık, eşyanı bulamayınca evin içinde söylenerek dolaşman, mutfağa girince dolabın en azından bir şeylerle dolu olduğunu fark etmen…
Bunlar hep “rutin” dediğimiz ama yok olduklarında insanı en çok sarsan nimetlerdir. Ailece yapılan kahvaltıda birinin zeytini sevip diğerinin sevmemesi, sabah kahvaltıda ekmeği kim alacak tartışması, çayın demine herkesin ayrı bir yorum yapması…
Bunlar aslında bir evin nefes alışlarıdır. Çocukların kapıdan “Hadi geç kalıyoruz!” diye bağırması, eşinin “Anahtarı yine nereye koydun?” demesi bile insanı hayata bağlayan ince ipliklerdir.
Yola çıkmak, yürüyebilmek, arabana binip marşa basmak, otobüste ayakta kalıp bir yerlere tutunmak…
Hepsi özgürlüğün sessiz biçimleridir. Kaldırımda karşıdan gelen komşunun “Günaydın” demesi, markette kasiyerin “Poşet ister misin Abe” diye sorması, ayakkabının bağcığının çözülmesi, bir simit alıp yolda kemire kemire gitmek, sabah soğuğunda ellerin üşüyünce cebine sokmak…Bunlar hayatta olduğunun küçük işaretleridir.
Öğle arası bir çay içmek, okul bahçesindeki çocuk seslerini duymak, öğretmenler odasında biriyle iki dakika laflamak, sıraya dizilen defterleri imzalamak, teneffüs zilinin o tanıdık tınısı…
Rutin deyip geçiyoruz ama bir gün işten uzak kaldığımızda en çok bunları özlüyoruz. Akşam eve dönmek, kapının kilidinin dönmesi, evin içindeki hafif yemek kokusu, sıcak suyun akması, koltuğa uzanıp “Off, yoruldum” diyebilmek…
Hâlâ yorulacak kadar güçlü olduğunun, hâlâ bir eve dönecek kadar şanslı olduğunun kanıtıdır. Bazen televizyonun kumandasını bulamayınca sinirleniyoruz, bazen internet yavaşlıyor diye söyleniyoruz, bazen ekmek bayat diye homurdanıyoruz…
Oysa bunların hepsi yaşadığımızın işaretleri.
Marketten deterjan almak bile bir nimettir; çünkü o deterjanı kullanacağın bir ev, yıkayacağın çamaşır, giydiğinde üzerinde güzel dursun diye uğraştığın kıyafetler vardır. Evde toz almak, ütü yapmak, çarşaf germek… Bunlar sıkıcı değil; aksine insanın yaşamına dokunabildiğinin, bir düzen kurabildiğinin sessiz ispatlarıdır.
Bazen sadece balkona çıkıp şehrin ışıklarına bakmak, gece rüzgârının yüzünü okşamasını hissetmek, telefonun çalmasıyla irkilmek, bir arkadaşının “Çay içelim mi?” demesi, Turgut Özal Bulvarındaki rutin yürüyüş, başını göğe kaldırıp yıldızları seyretmek, sokaktan geçen bir köpeğin kuyruğunu sallayarak sana yaklaşması…
Bunlar hayatın en basit ama en değerli armağanlarıdır. Hatta tartışmak bile nimettir; çünkü tartışmak için karşında bir insan, seni önemseyen bir ilişki, bağ kurduğun bir hayat olması gerekir.
Üzülmek, sevinmek, alınmak, barışmak… Hepsi insanın hâlâ hissettiğinin kanıtıdır. Rutinler öyle küçümsenir ki “Hep aynı şeyleri yapıyorum, hayat tekdüze” der dururuz. Oysa bir gün o rutinin bir tanesi bile eksilse, bir bardak çayı tek başına demleyemeyecek hâle gelsek, adım atarken zorlanırsak, biriyle konuşacak güç bulamazsak…
O zaman anlarız ki hayatın gerçek değerini gösteren şey, büyük başarılar değil; küçük ama düzenli devam eden alışkanlıklardır. Çünkü rutin dediğimiz o minnacık parçalar birleşip koskoca bir yaşamın iskeletini oluşturur. Ve biz bunu ancak çatırdamaya başladığında fark ederiz.
Kısacası, rutinler sıkıcı değil; aksine hayatın bize her gün yeniden sunduğu sessiz mucizelerdir. Çayını karıştırırken çıkan o küçük metal sesi bile bir nimettir. Bir kapının açılması, bir bankta oturmak, yolda yürümek, eve dönmek, bir bardak su içmek, bir dostun yüzünü görmek…
Hepsi sıradan gibi görünür ama hepsi ömür denen bu uzun yolculuğun en büyük armağanlarıdır. İnsan fark etmeden yaşar, ama bir gün durup düşündüğünde anlar: Rutinler dünyadaki en değerli şeylerdir; çünkü onlar gidince geriye hayatın boşluğu kalır.
Sağlıcakla kalın…

YORUMLAR