Bir sabah trafikte bekleyen bir adam aniden görme yetisini kaybeder. Ancak karanlığı değil, bembeyaz bir boşluğu görmektedir. Kısa süre içinde bu gizemli körlük hızla yayılır. İnsanlar karantinaya alınır, düzen çöker, hukuk ve güven ortadan kalkar. Açlık, korku ve çıkar duygusu birçok insanı bambaşka birine dönüştürür. Fakat romanın anlattığı asıl felaket, gözlerin görmemesi değil; vicdanların kararmasıdır.
Körlük, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramago tarafından kaleme alınmış, insan doğasını en çıplak hâliyle anlatan eserlerden biridir. Roman boyunca karakterlerin isimleri yoktur. “Doktor”, “doktorun karısı”, “ilk kör”, “siyah göz bantlı yaşlı adam” gibi sıfatlarla anılırlar. Çünkü Saramago, bu felaketin belirli kişilerin değil, hepimizin başına gelebileceğini anlatmak ister.
Romanın en sarsıcı bölümlerinden biri karantinaya alınan insanların yiyecek mücadelesidir. Başlangıçta herkes birbirine destek olmaya çalışırken, zamanla güçlü olanlar yemekleri ele geçirir. Açlığı bir silaha dönüştürürler. Önce insanların paralarını, saatlerini ve yüzüklerini isterler. Bunlar tükenince insan onurunu hedef alan isteklerde bulunurlar. O an anlıyoruz ki insanı asıl sınayan şey bolluk değil, yokluktur.
Bir başka sahnede ise koridorlar çöplerle dolar, insanlar temizliklerini yapamaz, en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hâle gelir. Medeniyet dediğimiz düzenin aslında ne kadar ince bir ipliğe bağlı olduğunu görürüz. Günlük hayatta fark etmediğimiz temiz suyun, güvenli bir yatağın ya da bir tabak sıcak yemeğin kıymeti, ancak kaybedildiğinde anlaşılır.
Romanın belki de en unutulmaz karakteri doktorun karısıdır. Salgına yakalanmamasına rağmen bunu gizler ve kör insanların yanında kalmayı seçer. Onlara yol gösterir, aç olanı doyurur, düşeni kaldırır, umudunu kaybedene umut olur. Herkesin gözlerini kaybettiği bir dünyada o, vicdanını kaybetmeyen tek kişiyi temsil eder. Saramago, insanlığın tamamen tükenmediğini bu karakterle hatırlatır.
Romanı okurken ister istemez kendi toplumumuza dönüp bakıyoruz. Çünkü anlatılan körlük sadece bir romanın konusu değil; bazen günlük hayatımızın da gerçeği.
Bugün bir trafik kazası olduğunda bazı insanlar ilk olarak ambulansı aramak yerine telefonuyla görüntü çekiyor. Kırmızı ışıkta camımıza yaklaşan ihtiyaç sahibine başımızı çeviriyoruz. Aynı apartmanda yıllarca yaşadığımız komşumuzun adını bilmiyoruz. Otobüste ayakta duran yaşlı birini görmezden gelebiliyor, haksızlığa uğrayan bir insan için “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” diyerek sessiz kalabiliyoruz.
Evlerimizin içinde de farklı bir körlük büyüyor. Aynı sofrada oturan aile bireyleri birbirlerinin yüzüne değil, telefon ekranlarına bakıyor. Çocuklar anne babalarıyla konuşmaktan çok ekranlarla vakit geçiriyor; büyükler de çocuklarının sessizce büyüyen dertlerini çoğu zaman fark edemiyor. Birbirimizi görüyoruz ama gerçekten fark ediyor muyuz?
Sosyal medyada her gün onlarca acıya tanık oluyoruz. Bir deprem, bir yangın, bir savaş, bir çocuğun gözyaşı… Birkaç dakika üzülüyor, ardından yeni bir görüntüye geçiyoruz. Acılar bile tüketilen içeriklere dönüşüyor. Belki de çağımızın en büyük körlüğü, kötülüğe ve acıya alışmış olmamızdır.
Yine de umutsuz olmak için bir neden yok. Çünkü bu toplum, zor günlerde tek yürek olmayı da biliyor. Depremlerde enkaz başında sabahlayan gönüllüler, sel felaketlerinde tanımadığı insanlara yardım eden gençler, ihtiyaç sahipleri için sessizce alışveriş yapan insanlar, sokak hayvanlarını aç bırakmayan çocuklar… Bunlar bize vicdanın hâlâ yaşadığını gösteriyor.
Belki de Körlük, bize geleceği anlatan bir roman değil; bugünü gösteren bir aynadır. Asıl soru şudur: Gözlerimiz görüyor olabilir ama vicdanımız da görüyor mu?
Çünkü gerçek körlük, gözlerin ışığı kaybetmesi değildir. Gerçek körlük; insanı görememek, haksızlığı kanıksamak, merhameti unutmak ve vicdanın sesini susturmaktır. Eğer bunları kaybedersek, gözlerimiz açık olsa bile karanlıkta yaşamaya başlamışız demektir.

YORUMLAR