Değerli okurlarım,
Bu gün size Batman’la sınırlı olmayan, sadece bir şehrin değil; Mardin’in taşından Diyarbakır’ın sesine, Batman’ın emeğinden tüm Güneydoğu’nun kültürüne kadar uzanan bir meseleden bahsetmek istiyorum. Bu yazı, bir dizi eleştirisinin ötesinde; dilimizle, yaşantımızla, aile yapımızla, inancımızla ve onurumuzla ilgili bir hatırlatma, bir itiraz, bir duruş yazısıdır. Çünkü anlatılan şey yalnızca bir kurgu değil; doğrudan bu coğrafyanın insanına temas eden, onu olduğundan farklı gösteren bir bakış açısıdır.
Ben bu coğrafyada yaşayan bir insanın gözüyle bakıyorum. Mardin’in taşında, Diyarbakır’ın sesinde, Batman’ın insanında büyümüş bir hafızayla izliyorum ve şunu net söylüyorum: Bu dizi yalnızca bir kurgu değil, bu toprakların omurgasına dokunan, gerçekliği eğip büken, insanı olduğundan farklı gösteren bir yaklaşım.
Ekranda sunulan tablo, bu coğrafyanın gerçeği değil. Bu halkın hayatı değil. Bu insanların gündelik yaşamı, aile yapısı, ekonomik mücadelesi, kültürel zenginliği bu kadar yüzeysel, bu kadar sert kalıplara sıkıştırılamaz. Ama dizi tam olarak bunu yapıyor: Karmaşık olanı basitleştiriyor, değerli olanı sıradanlaştırıyor, güçlü olanı ise tek boyuta indiriyor.
Mardin gibi çok halklı, çok dilli, çok kültürlü bir şehir; Süryani’siyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Türk’üyle yüzyıllardır bir arada yaşayan bir hafızadır. Diyarbakır ve Batman da aynı şekilde, farklı kimliklerin iç içe geçtiği, sosyal bağların güçlü olduğu şehirlerdir. Fakat dizide bu zenginlik yok sayılıyor. Onun yerine tek tip, sert, çatışma odaklı, sanki sürekli kriz içinde yaşayan bir toplum görüntüsü çiziliyor.
Bu sadece yanlış bir anlatım değil; bu, bir algı meselesidir. Ve algı, zamanla gerçeğin yerini alır. Ekranda ne gösterilirse, insanlar onu gerçek sanmaya başlar. İşte tehlike tam da burada başlıyor.
Bu topraklarda insanlar ailelerine bağlıdır ama bu bağ “zorbalık” değil, dayanışmadır. İnsanlar değerlerine sahiptir ama bu değerler “şiddet” üzerinden değil, saygı ve kültür üzerinden şekillenir. Ekonomik olarak mücadele eden insanlar vardır ama bu, tüm bir bölgenin “geri” ya da “ilkel” olduğu anlamına gelmez. Buna rağmen dizide çizilen profil, sanki bu coğrafyada yaşayan herkes aynı kaderin içine hapsedilmiş gibi sunuluyor.
Bu anlatım biçimi, sadece bir dizi hatası olarak geçiştirilemez. Bu, bu ülkenin yapı taşlarından birine zarar veren bir temsil problemidir. Çünkü Türkiye dediğimiz yapı, bu çeşitlilik üzerine kuruludur. Mardin’in kültürü, Diyarbakır’ın sesi, Batman’ın emeği bu bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Bu parçaları çarpıtarak sunmak, aslında bütünü zedelemektir.
İnsanların hayatlarını ekran üzerinden yanlış okumak kolaydır. Ama o hayatların içinde yaşamak, o gerçekliği bilmek bambaşka bir şeydir. İşte bu yüzden bu coğrafyada yaşayan biri olarak söylüyorum: Bu anlatım şekli bizi temsil etmiyor. Bizi anlatmıyor. Bizi olduğumuz gibi göstermiyor.
Ve en önemlisi, bu halkın onurunu hafife alıyor.
Bu yüzden eleştiri serttir. Çünkü konu basit bir senaryo değil; konu bir halkın kendisini ekranda nasıl gördüğüdür. Ve biz, kendi gerçeğimizin bu kadar çarpıtılmasına sessiz kalmayız.
Bu topraklar karanlıkla değil, tarih, kültür ve insanlıkla anılmalıdır. Ve bunu gölgeleyen her anlatı, sadece bir dizi olarak değil, bir yanlış olarak kalacaktır.

YORUMLAR