Batman güne uyandığında, çoğu insan hâlâ uykudadır. Ama şehirde görünmeyen ama vazgeçilmez bir mücadele çoktan başlamıştır. Kuyubaşı TOKİ ile üniversite yolu arasında, sessiz bir binanın içinde bir adam vardır. Adı Serhat. 21 yıldır ateşin önünde. Adı ne gazetelere düşer, ne sosyal medyada trend olur. Ama bu şehirde her sabah bir lokma ekmek varsa, o lokmanın arkasında onun teri, onun sabrı, onun suskunluğu vardır.

Serhat, ortaokulu bitirdiği gün girmiş bu mesleğe. Önce arabacı olmuş. Sonra hamur yoğurmuş. Sonra pişirici. Şimdi 300 derecelik taş fırının karşısında, dizlerinin üzerinde, sırtından aşağı süzülen terle, bir hayatı yoğuruyor. Sabah 6’da giriyor fırına, akşam 6’da çıkıyor. Ne yaz dinliyor, ne kış. Fırının içi cehennem gibi. Termometre dışarıda 45’i gösterdiğinde, içeride zaman bile eriyor. Ama Serhat yılmıyor. Gözleri yorgun, ama kararlı. Ellerinde yanık izleri var, ama titremiyor. “Birinin bu ekmeği pişirmesi gerekiyor,” diyor. O biri olmaktan hiç kaçmamış.
Fırında hava durmaz, nefes alınmaz. Ama Serhat çalışır. Fırının içi sıcaktır ama dışarısı da hiç serin değildir. Ve asıl yanık, bedende değil, ruhta birikir. Çünkü insanlar kolay beğenmez. Kimi “niye çok kızardı” diye bağırır, kimi “niye az pişti” diye azarlar. Poşete koy dedikleri ekmeği “niye koydun” diye geri fırlatırlar. Ama Serhat aldırmaz. Çünkü her ekmeğin bir hikâyesi vardır. O hikâyede çocuklar doyar, anneler dua eder, yaşlılar şükreder. Bir lokma ekmek, sadece karın doyurmaz; bir hayatı taşıyabilir, bir evin suskunluğunu bastırabilir, bir yoksulluğu örtebilir. Serhat bunu bilir.
Serhat’ın dünyasında sadece fırının ateşi yoktur; bir de evinin sıcaklığı var. Onun üç kızı var: en büyükleri Jiyan, ardından Zeynep ve Zümra. Jiyan’ın ismi büyük amcasından gelir; aile içinde sevgiyle, gururla anılır. O küçük kızların gözlerinde bir dünya saklıdır; umut, neşe ve yaşamın bizzat kendisi. Her sabah ateşin önünde terlerken, Serhat’ın yüreği onlarla çarpar, hayalleri onların geleceğine dokunur. Ellerinde büyüyen o minicik eller, umutla uzanır yarına; Serhat ise bütün gücüyle onları geleceğe taşır, yarınlarına umut olur. İşte bu yüzden, o ekmek sadece karın doyurmaz; o, hayatın ta kendisini pişirir.
Kimse onu alkışlamaz. Kimse arayıp “kolay gelsin” demez. Ama Serhat hâlâ oradadır. Ateşin önünde, günün her saatinde, sabırla. Onun pişirdiği her ekmek, bir direniştir. Onun tuttuğu her kürek, bir onurdur. Çünkü o sadece hamur pişirmez; insanlık pişirir, sabır pişirir, dayanışma pişirir. O yüzden bu yazı patronların değil, bu yazı klimalı ofislerde parmaklarını oynatıp çalıştığını sananların hiç değil. Bu yazı, ekmeği emekle yoğuran Serhat gibiler için. Bu yazı, her gün yeniden doğan, teriyle bu şehri ayakta tutan bir adam için.
Unutmayın, bir fırıncının teri kurumadan kimse “ekmek kolay kazanılır” demesin. Çünkü o ekmek; yanıklarla susulmuş bir gecedir. O ekmek; sırtında kürek, içinde gurur taşıyan bir adamın mirasıdır. Ve bu şehir, ışıltılı binalarla, süslü laflarla değil, fırının önünde diz çöken Serhat’ların direnişiyle ayakta durur.
Bu köşe onların olacak. Çünkü bu köşe, yalnızca emeğin değil, ateşin içinde yoğrulmuş onurun köşesidir.

Emeğine sağlık