İnsan bazen tarihin içinde söylenmiş birkaç cümlenin, yüzyıllar sonra bile bugünün manşetlerinden daha güçlü olduğunu fark ediyor. İşte Veda Hutbesi tam olarak böyle bir metindir. Bir vedadan çok bir başlangıçtır aslında; bir dönemin kapanışı değil, insanlığın önüne bırakılmış bir ahlâk pusulasıdır. Çünkü orada söylenenler sadece bir topluluğa değil, insanın zaaflarına hitap eder. Ve insan değişse de zaafları pek değişmez.
Hicretin onuncu yılında, yüz bini aşkın insanın önünde, Hz. Muhammed, bugün Suudi Arabistan sınırları içinde bulunan Arafat Dağı’nda insanlığa son büyük hitabını yaptı. Mekân tesadüf değildi; hac ibadetinin kalbi sayılan bu yer, dünyanın dört bir yanından gelen insanların eşit durduğu bir meydandı. Irkın, soyun, servetin anlamını yitirdiği bir yerde eşitliği anlatmak, sözün gücünü artırıyordu. O gün verilen mesajların yankısı ise yalnızca çöllerde değil, çağların içinde dolaşacaktı.
Hutbenin en çarpıcı tarafı şuydu: İnsanlığın bugün hâlâ çözemediği meselelerin neredeyse tamamına temas ediyordu. “Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” denildiğinde henüz modern insan hakları bildirileri yazılmamıştı. Bugün ise dünyanın dört bir yanında insanlar hâlâ renklerinden, kimliklerinden veya inançlarından dolayı ayrıştırılıyor. Demek ki sorun bilmemekte değil; bildiğini yaşamamakta.
Faiz yasağı hutbenin önemli başlıklarından biriydi. İnsan emeğini sömüren ekonomik düzenlerin toplumları nasıl çürüttüğünü bugün daha açık görüyoruz. Borç batağında yaşayan bireyler, kredi zincirleri arasında sıkışmış aileler… O gün kaldırılan faiz anlayışı bugün farklı isimlerle yeniden hayatımıza giriyor. İnsanlık teknolojide ilerledi ama borçluluk psikolojisinde geriye düştü.
Kadın hakları konusunda yapılan vurgu ise ayrı bir dikkat ister. Kadınların emanet olduğu, haklarının korunması gerektiği açıkça ifade edildi. Bugün sosyal medyada kadına yönelik şiddet haberleri sıradan bir bildirim gibi ekranımıza düşüyor. Bir tarafta kadın üzerinden sloganlar atan modern dünya, diğer tarafta hâlâ güven içinde yaşayamayan kadınlar… Demek ki mesele sadece hakları yazmak değil; o hakları kalbe yerleştirmek.
Bir başka başlık emanetti. İnsanların canı, malı ve onuru dokunulmaz ilan edildi. Şimdi etrafımıza bakalım: Trafikte bir tartışma cinayetle sonuçlanabiliyor, sosyal medyada bir insanın itibarı birkaç saniyede yok edilebiliyor. Klavyeler bazen kılıçtan keskin oluyor. Oysa hutbe, insan onurunu kutsal bir alan olarak tarif etmişti.
Belki de en unutulan cümlelerden biri şuydu: Müminler kardeştir. Bugün ise aynı mahallede yaşayan insanlar birbirine selam vermekten çekiniyor. Siyasi görüşler, ekonomik farklılıklar ya da küçük çıkar hesapları insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Aynı sofraya oturmayı unutan bir toplumun büyük idealler kurması zorlaşıyor.
Aslında mesele şurada düğümleniyor: Veda Hutbesi okunuyor ama yaşanmıyor. Düğünlerde, sohbetlerde, vaazlarda adı geçiyor fakat günlük hayatın kararlarına pek uğramıyor. O hutbe bir tarih metni değil; bir hayat talimatnamesiydi. Biz onu duvara asılacak bir hat levhasına çevirdik.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Sorun gerçekten çağın karmaşıklığı mı, yoksa basit doğruları uygulamaya cesaret edemeyişimiz mi?
Çünkü insanlık hâlâ adalet arıyor, güven arıyor, merhamet arıyor. Ve ironik olan şu ki; aradığımız birçok cevap, asırlar önce çölde yapılan o son konuşmanın satır aralarında hâlâ bizi bekliyor.

YORUMLAR