Ölüm bir gerçektir; soğuk yüzünü gösterdiği an, insanın içindeki bütün gürültü susar. Yarım kalan ne varsa, ertelenen ne varsa, bir anda anlamını yitirir.
Ölüm, insanın ilk nefesiyle birlikte yazılmaya başlayan en eski hikâyedir. Doğduğumuz an, görünmez bir gölge gibi peşimize düşer; ne acele eder ne de gecikir. Sessizdir… ama asla unutmaz.
Kimi onu bir son sanar, kimi bir kapı. Oysa ölüm ne sadece bir bitiştir ne de bir başlangıç. O, hayatın en dürüst cümlesidir; süs kabul etmez, ertelenmez, inkârı yoktur. Herkese eşit mesafede duran tek hakikattir.
İnsan yaşarken ölümü unutur. Günlere anlam yükler, yarınlara söz verir, kalbini dünyaya bağlar. Ama ölüm… hiçbir şeye bağlanmaz. Ne sevdaya boyun eğer ne zamana. Bir gün gelir, en kalabalık sofradan bir sandalyeyi eksiltir. En gür kahkahanın ortasına derin bir sessizlik bırakır. Ve en ağır tarafı şudur: Ölen acıyı yanında götürür; kalan, o acıyla yaşamayı öğrenir.
Toprak nice hikâyeyi saklar. Üstünde yürüyen bilmez belki ama her adım, bir hatıranın üstüne basar. Her mezar, yarım kalmış bir cümlenin suskun noktasıdır.
Ölümün hikâyesi aslında hayatın hikâyesidir. Çünkü insan, öleceğini bilerek yaşayan tek varlıktır. Ve belki de bu yüzden, en çok korktuğu şey aynı zamanda en büyük öğretmenidir. Sonunda herkes aynı gerçeğe varır: Ne kadar yaşadığın değil… nasıl hatırlandığın kalır.
Dünya bir avuç toprak kadar hafifler; insan ise o toprağın altında ağırlaşır. Ve o an anlarsın… Hayat sandığın kadar uzun değil; kaybettiklerin ise sandığından çok daha derindir.

YORUMLAR