Bazı insanlar vardır. Sahip oldukları güçten, servetten, konumdan başları öylesine döner ki, ayağının altındaki toprağı, gökyüzündeki yıldızları ve etrafındaki insanları unutur. Bir zamanlar birlikte yola çıktığı, dizinin dibinde yıllarca çalışmış, sabah erken gelip akşam geç çıkmış insanların emeğini yok sayar. Çünkü artık gözünde yalnızca kendisi vardır: Hep bana, hep bana…
Bu yazı, sadece bireylerin değil, bir zihniyetin, bir çürümenin, bir sistemsel hastalığın teşhisidir. Ve maalesef günümüz toplumunda bu hastalık neredeyse salgın hâline gelmiştir.
İş dünyasında, siyasette, hatta sivil toplumun bazı köşelerinde bu hastalıklı yapı açıkça görülür. Birileri yükselir. Ama kendi hakkıyla değil. Yanında çalışanların emeğiyle, alın teriyle, gece gündüz verdiği mücadeleyle… Fakat işler iyi gittiğinde övgüyü tek başına toplar. Sanki başarı sadece onun aklının, onun yeteneğinin ürünüdür. Peki, işler kötü gittiğinde? Suçlu her zaman başkasıdır.
Bu insanlar, kurdukları düzenin içinde çalıştırdıkları insanları sadece birer araç olarak görürler. Onların insanlığını, hayat mücadelesini, ailelerini, hayallerini yok sayarlar. Çünkü o kişiler artık sadece “bir fonksiyon”dur. İş bitince değersizleşir, hata yapınca düşman ilan edilirler.
Ve işin en acıklı tarafı şu: Bu kişiler dün her türlü hileyi hurdayı birlikte yapan insanlara bugün ahlak, din, vicdan ve hukuk dersi vermeye kalkar.
Toplumumuzda rol yapan dindarların sayısı her geçen gün artıyor. Gerçek inanç, yerini gösterişe; hak, yerini algıya bırakıyor. Dün başkasının emeğini sömüren, haramla zenginleşen insanlar; bugün dillerine Allah’ı, adaleti, hukuku pelesenk ederek kendilerini temize çekmeye çalışıyor.
Bunu yaparken de bir yöntemleri var: Önce mağduriyet yaratırlar. Sonra karşılarındaki kişiyi şeytanlaştırırlar. Son olarak da toplumun vicdanına hitap edermiş gibi yaparak kendilerini aklamaya çalışırlar. Oysa gerçek apaçık ortadadır: Bir düzen kurmuşlardır ve o düzenin dönmesi için insanları araç olarak kullanmışlardır.
Bu insanlar hiçbir zaman aynaya bakmazlar. Çünkü o aynada gördükleri suret, artık bir insan değil; vicdanı kurumuş, hırsla delirmiş, güç sarhoşluğu içinde kaybolmuş bir gölgedir.
Gelin biraz da diğer taraftan bakalım. Yıllarca susan, sabreden, görmezden gelen o çalışan, sonunda neden isyan eder? Neden?
Adaletin olmadığı bir düzende, hak aramak bazen “suç” gibi gösterilir. Oysa o insan, yıllarca emek vermiş, kendisinden istenileni yapmış, zaman zaman zorla kullanılmıştır. Ama bu kişi en ufak bir karşı adım attığında tüm oklar ona çevrilir. Medya, algı, sosyal çevre, hatta bazen mahkemeler bile bu tarafı değil, güçlü olanın tarafını duyar.
Toplum da bu çarpık düzene sessiz kaldıkça, adaletin terazisi yalnızca güce göre çalışır hâle gelir. Bu yazı bir isyan değil, bir çağrıdır.
Eğer bir ülkede çalışanın alın teri değer görmüyorsa, eğer güç sahibi olanlar hatalarını bile başkalarına yıkacak kadar vicdansızsa, eğer adalet sadece güçlülerin hizmetindeyse, orada ne barış olur, ne huzur, ne de gerçek inanç.İnsan olmanın ilk şartı, kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmamaktır. Emeği sömürmek, hakkı gasp etmek, sonra da dini, hukuku arkasına alarak rol kesmek… Bu ne inançtır, ne insanlık.
Toplum olarak artık susmamalıyız. Emeğin kıymetini, adaletin önemini, vicdanın gücünü yeniden hatırlamalıyız.
Çünkü bugün susarsak, yarın aynı şey bizim başımıza gelir. Ve o gün geldiğinde, biz de “Hep bana, hep bana” diyenlerin yarattığı bu karanlık düzenin kurbanı oluruz.

Kardeşim Tekin bey, belki de en önemli konulardan biri adalet, şeffaflık ve dürüstlüktür. Başarılı toplumlarda iktidardakiler, halka hizmet etmek, halkın rahatını sağlamak, ihtiyaçlarını güvence altına almak ve adaleti sağlamak için seçilirler. Hatalar yapıldığında hesap sorulur. Evet, halka hizmet etmeyen yetkililere hesap sorulur ve cezalandırılır ve görevden alınırlar. Burada Fransa’da okuyan bir arkadaşımın anlattığı bir hikayeyi hatırlıyorum. Belediye seçimleri zamanıydı. Mevcut belediye başkanı popülerdi ve mükemmel hizmetler vermişti, aynı zamanda aday da olmuştu. Garip olan, bölge sakinlerinin onu ikinci bir dönem için seçmemeleriydi. Neden? Bölge sakinlerinin cevabı şuydu: İktidar koltuğuna oturmaya alışmasın, gevşek, bencil ve megaloman olmasın diye. Halkın görüşü buydu, bu yüzden onu yeni fikirleri ve yeni heyecanları olan başka biriyle değiştirdiler.