Değerli okurlarım, kıymetli emniyet mensupları…
Bazı yazılar vardır; kelimeler değil, kalp konuşur… Bazı sessizlikler vardır; feryattan daha gürdür… İşte bu yazı da o sessizliğin içinden doğdu.
Bir Batmanlı olarak, bir Kürt olarak, bu toprağın yorgun rüzgârını, bu şehrin gece nöbetlerini, bu halkın acılarını yakından bilen biri olarak söylüyorum: Bugün kalemim, kimsenin duymadığı bir sese, gözden uzak ama hayatın tam ortasında duran bir gerçeğe dönüyor — Polisin sessiz çığlığına…
Bu yazı, ne bir övgü ne bir savunmadır. Bu yazı, gecenin en sessiz anında devriye gezerken içinden dua eden, sabahın en erken saatinde üniformasını giyerken çocuklarının kokusunu içine çeken, ama o çocukları haftalarca göremeyen insanların hikâyesidir. Bu yazı, siren sesinin arkasında unutulan kalplerin, yorgun gözlerin, susturulmuş ruhların hikâyesidir.
Belki çoğu kişi diyecek ki: “Bir gazeteci neden polisi anlatır?”
Çünkü ben inanırım — hakikatin tarafı olmaz, sesi olur. Ve bugün, o sesi kimse duymuyor.
Şunu biliniz: Bu ülkenin geceleri, polislerin uykusuz gözleriyle aydınlanır. Biz huzurla uyuyabilelim diye, birileri kendi huzurunu unutur. Bir şehir sessizse, o sessizliği mümkün kılanların arasında mutlaka bir polis vardır; yorgun, uykusuz ama dimdik duran…
Kimi karakol nöbetinde sabahlar, kimi olay yerinde donmuş parmaklarla tutanak yazar. Kimi yağmur altında saatlerce görevde kalır, kimi kendi doğum gününü telsiz sesleriyle kutlar. Ama her biri bilir; bu ülkenin güveni, bazen bir insanın ömrü kadar değerlidir.
Onları yalnızca bir “görevli” olarak görenler unutuyor: Her polis bir evlattır, bir babadır, bir annedir, bir eş, bir kardeştir. Evden çıkarken arkasından “Dikkat et kendine” diyen bir ses kalır. O ses, bazen dualara dönüşür, bazen sessiz bir ağlayışa. Ama görev çağırır, ve o yine gider.
Birçok polis haftanın yedi günü görevde… Sabah sekiz, gece yarısı, bazen günlerce dinlenmeden. Bir telefon gelir, “Olay var,” derler; ve o an, evdeki yemeğin tadı kaçar, çocuğun gülüşü yarım kalır, eşin gözleri kapıda donar. Çünkü bu meslek, sadece bir görev değil, bir bedeldir.
Ama kimse sormaz: “Yoruldun mu?”“İyi misin?” “Dayanabiliyor musun?” Oysa dayanmak da bir cesaret ister. Sürekli stres, sürekli baskı, sürekli gözaltında yaşamak… Bir yandan emir, bir yandan halk, bir yandan vicdan… Bir yanda yasal düzen, bir yanda insani yük… Ve tam ortasında, unutturulmuş bir ruh: Polisin kendi ruhu.
Son yıllarda artan polis intiharları, sadece acı bir istatistik değildir; bu ülkenin vicdanında yankılanan dev bir çığlıktır. Her intihar, “Ben buradaydım!” diyen bir haykırıştır aslında. Ama biz ne yapıyoruz? Birkaç satırlık haberle geçiştiriyoruz. Oysa o satırların arkasında bir çocuk yetim kalıyor, bir anne mezar başında dua ediyor, bir eş yalnızlığa gömülüyor.
Batman’da, Diyarbakır’da, Mardin’de, İstanbul’da fark etmez. Her yerde aynı kader, aynı yorgunluk, aynı sessizlik. Polis, sabırla, metanetle, vatan sevgisiyle görevine devam ediyor. Ama o görev, bazen ruhunu yıpratıyor; bazen bir tebessümü, bir insanlığı arıyor.
O yüzden bu yazı, sadece bir köşe yazısı değil; Bir vicdan manifestosudur. Bir hatırlatmadır: Polis, devletin eli değil, halkın evladıdır. Bir toplum, onu anlayamadığı gün kendi huzurunu kaybeder.
Unutmayalım: Her telsiz sesi ardında bir kalp taşır. Her siren sesi bir annenin duasını yankılar. Ve her görevden sağ salim dönen polis, bir mucizenin adıdır.
Bu yazı, görev başında uykusuz kalan, terörün gölgesinde çalışan, baskı altında bile vicdanını koruyan tüm emniyet mensuplarına ve onların dualarla bekleyen ailelerine ithaf edilmiştir.
Onların hakkını teslim etmek, sadece bir teşekkür değil, bir insanlık borcudur. Eleştirebiliriz, tartışabiliriz… Ama önce duymalıyız, sonra anlamalıyız.
Çünkü bir toplum, kendisini koruyanları unuttuğunda, Bir gün o toplumun huzuru da sessizce ölür.
🖤 Bu satırlar, siren sesine karışan tüm sessiz çığlıkların yankısıdır.

YORUMLAR